Annemin sesi yumuşak bir battaniye gibi sarardı beni geceleri. O meşhur masalı anlatacağı zaman gözleri hafif kısılır, dudaklarının kenarında gülümsemeyle karışık o tanıdık ifade belirirdi. Başucuma oturur, ellerimi avuçlarının içine alırdı. Sonra başlardı:
“Bir varmış, bir yokmuş…”
Bunu derken gözlerini hafifçe göğe çevirir, sanki hikâyenin kapısı oralarda bir yerdeymiş gibi bakardı. Gözlerinin içi parlar, sesi bir tüy gibi hafifleşirdi.
“Kırmızı başlıklı bir kız varmış… Annesi ona, ‘Yoldan sakın ayrılma kızım,’ dermiş…”
Bu kısmı söylerken, sanki bana da söylüyormuş gibi gözlerimin içine bakardı. Ciddileşirdi biraz, sesi annelikle, uyarıyla ve sevgiyle dolar; sonra hemen yumuşardı yine. Masalın her karakterini başka bir sesle canlandırırdı. Kurt’u anlatırken sesini kalınlaştırır, gözlerini hafif kısar; büyükanne olurken sesi titrekleşir, yaşlanırdı adeta.
Ve ben bilirdim: o masal bana anlatılmıyordu sadece, aynı zamanda beni korumak için anlatılıyordu. Kırmızı Başlıklı Kız’ın başına gelen her şeyde, annem bana bir şey anlatmaya çalışıyordu: dünyada iyi şeyler de vardı, kötü şeyler de. Ama hep yanında biri olacaktı — tıpkı onun gibi.
Masal bittiğinde, hep aynı cümleyle kapatırdı:
“Ve annesi bir daha ona ‘Yoldan hiç ayrılma,’ demiş… Çünkü anneler her şeyi hisseder kızım…”
Bunu söylerken başımı okşar, gözlerime biraz uzun bakardı. Ve ben, her defasında o bakışta hem masaldan daha büyük bir gerçek hem de masal gibi bir sevgi görürdüm: Annemin sevgisi.